Kalem Sûresi القلم
Kalem Sûresi Kur'an-ı Kerîm'in 68. sûresidir ve 52 âyettir; mushafta 29. cüzdedir. Aşağıda her âyetin Arapçası, Latin harfleriyle Türkçe okunuşu ve Elmalılı Hamdi Yazır'ın meali yer alır. Sûreyi sesli de dinleyebilirsiniz.
🔊 Kalem Sûresi sesli dinle (7 dk 14 sn)
Okuyan: Aaqib Azeez · Kaynak: Wikimedia Commons · Lisans: CC0 1.0 (kamu malı). Kayıt sûrenin tamamıdır; âyet âyet işaretleme yoktur. Ses hakkında
Okunuş, Arapça metinden standart okunuş kurallarıyla hazırlanmış yardımcı bir yazımdır; Latin harfleri Arapça sesleri tam karşılamaz, doğru telaffuz için dinleyerek öğrenin. Nasıl hazırlandı?
Bu sûrede 1 âyetin meali, kaynak metindeki aktarım hatası nedeniyle gösterilmiyor (Arapçası tamdır).
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismillâhir rahmânir rahîm
Rahmân, Rahîm Allahın ismiyle
نٓ ۚ وَٱلْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ ١
Nûn vel kalemi vemâ yesturûn
1. Nun ve kalem ve ehli kalemin satra dizdikleri ve dizecekleri hakkı için.
مَآ أَنتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ ٢
Mâ ente bini'meti rabbike bimecnûn
2. Sen rabbının ni'meti ile, mecnun değilsin.
وَإِنَّ لَكَ لَأَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ ٣
Ve inne leke le ecran ğayra memnûn
3. Ve tükenmez bir ecir var muhakkak senin için.
وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ ٤
Ve inneke le'alâ hulukın azîm
4. Ve her halde sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin.
فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ ٥
Fesetubsıru veyubsırûn
5. Yakında göreceksin ve görecekler.
بِأَييِّكُمُ ٱلْمَفْتُونُ ٦
Bi eyyikumul meftûn
6. Hanginizde imiş o fitne, o cünun?
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ وَهُوَ أَعْلَمُ بِٱلْمُهْتَدِينَ ٧
İnne rabbeke huve a'lemu bimen dalle an sebîlihî vehuve a'lemu bil muhtedîn
7. Şübhesiz rabbındır en bilen yolundan sapanı, yine odur en bilen hidayete irenleri.
فَلَا تُطِعِ ٱلْمُكَذِّبِينَ ٨
Felâ tutı'il mukezzibîn
8. O halde tanıma o yalan diyenleri.
وَدُّوا۟ لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ ٩
Veddû lev tudhinu feyudhinûn
9. Arzu ettiler ki müdahene etsen, o vakıt müdahene edeceklerdi.
وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَّهِينٍ ١٠
Velâ tutı' kulle hallâfim mehîn
10. Ve tanıma şunların hiç birini: çok yemin edici, değersiz.
هَمَّازٍ مَّشَّآءٍۭ بِنَمِيمٍ ١١
Hemmâzim meşşâ'im binemîm
11. Gammaz, koğuculukla gezer.
مَّنَّاعٍ لِّلْخَيْرِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ ١٢
Mennâ'il lilhayri mu'tedin esîm
12. Hayır engeli, mütecâviz, vebâl yüklü.
عُتُلٍّۭ بَعْدَ ذَٰلِكَ زَنِيمٍ ١٣
Utullim ba'de zâlike zenîm
13. zobu, sonra da dakma (zenîm).
أَن كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ ١٤
En kâne zâ mâliv vebenîn
14. Mal sahibi olmuş ve oğulları var diye.
إِذَا تُتْلَىٰ عَلَيْهِ ءَايَـٰتُنَا قَالَ أَسَـٰطِيرُ ٱلْأَوَّلِينَ ١٥
İzâ tutlâ aleyhi âyâtunâ kâle esâtîrul evvelîn
15. Karşısında âyetlerimiz okunurken «eskilerin masalları» dedi.
سَنَسِمُهُۥ عَلَى ٱلْخُرْطُومِ ١٦
Senesimuhû alel hurtûm
16. Bu âyetin meali kaynak metinde hatalı aktarıldığı için gösterilmiyor (yanlış metin yayımlamamak için). Meali Diyanet Kur'an portalında okuyabilirsiniz.
إِنَّا بَلَوْنَـٰهُمْ كَمَا بَلَوْنَآ أَصْحَـٰبَ ٱلْجَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا۟ لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ ١٧
İnnâ belevnâhum kemâ belevnâ ashâbel cenneti iz aksemû leyasrimunnehâ musbihîn
17. Haberiniz olsun ki biz onlara belâ vermişizdir. O bağ sahiblerini belâlandırdığımız gibi; o sıra ki yemin etmişlerdi; sabah olunca onu mutlaka divşireceklerdi.
وَلَا يَسْتَثْنُونَ ١٨
Velâ yestesnûn
18. Bir istisna da yapmıyorlardı.
فَطَافَ عَلَيْهَا طَآئِفٌ مِّن رَّبِّكَ وَهُمْ نَآئِمُونَ ١٩
Fetâfe aleyhâ tâ'ifum mir rabbike vehum nâ'imûn
19. Derken ona rabbından bir dolaşan dolaşıvermişti onlar uyuyorlardı.
فَأَصْبَحَتْ كَٱلصَّرِيمِ ٢٠
Fe asbehat kes sarîm
20. Sabaha kadar o bağ sırıma dönüvermişti.
فَتَنَادَوْا۟ مُصْبِحِينَ ٢١
Fetenâdev musbihîn
21. Derken sabaha yakın birbirlerine seslendiler.
أَنِ ٱغْدُوا۟ عَلَىٰ حَرْثِكُمْ إِن كُنتُمْ صَـٰرِمِينَ ٢٢
Eniğdû alâ harsikum in kuntum sârimîn
22. Haydin kesecekseniz harsinize irkence koşun dediler.
فَٱنطَلَقُوا۟ وَهُمْ يَتَخَـٰفَتُونَ ٢٣
Fentalakû vehum yetahâfetûn
23. Hemen fırladılar, şöyle mızırdaşıyorlardı:
أَن لَّا يَدْخُلَنَّهَا ٱلْيَوْمَ عَلَيْكُم مِّسْكِينٌ ٢٤
El lâ yedhulennehel yevme aleykum miskîn
24. Sakın bu gün aranıza bir miskîn sokulmasın diyorlardı.
وَغَدَوْا۟ عَلَىٰ حَرْدٍ قَـٰدِرِينَ ٢٥
Veğadev alâ hardin kâdirîn
25. Sırf bir men'a güçleri yeterek erkenden gittiler.
فَلَمَّا رَأَوْهَا قَالُوٓا۟ إِنَّا لَضَآلُّونَ ٢٦
Felemmâ ra'evhâ kâlû innâ ledâllûn
26. Vakta ki o bağı gördüler, biz, dediler: her halde yanlış gelmişiz.
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ ٢٧
Bel nahnu mahrûmûn
27. Yok biz mahrum edilmişiz.
قَالَ أَوْسَطُهُمْ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ ٢٨
Kâle evsatuhum elem akul lekum levlâ tusebbihûn
28. Ortancaları (en mu'tedilleri) demedim mi size: tesbîh etseydiniz.
قَالُوا۟ سُبْحَـٰنَ رَبِّنَآ إِنَّا كُنَّا ظَـٰلِمِينَ ٢٩
Kâlû subhâne rabbinâ innâ kunnâ zâlimîn
29. Sübhansın ya rabbena! Dediler: bizler doğrusu zalimlermişiz.
فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَلَـٰوَمُونَ ٣٠
Fe akbele ba'duhum alâ ba'dıy yetelâvemûn
30. Sonra döndüler kendilerine levm ediyorlardı.
قَالُوا۟ يَـٰوَيْلَنَآ إِنَّا كُنَّا طَـٰغِينَ ٣١
Kâlû yâveylenâ innâ kunnâ tâğîn
31. Yazıklar olsun bizlere, bizler doğrusu azgınlarmışız.
عَسَىٰ رَبُّنَآ أَن يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِّنْهَآ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا رَٰغِبُونَ ٣٢
Asâ rabbunâ ey yubdilenâ hayram minhâ innâ ilâ rabbinâ râğıbûn
32. Ola ki rabbımız bize onun yerine daha hayırlısını vere, her halde biz bütün rağbetimizi rabbımıza çeviriyoruz.
كَذَٰلِكَ ٱلْعَذَابُ ۖ وَلَعَذَابُ ٱلْـَٔاخِرَةِ أَكْبَرُ ۚ لَوْ كَانُوا۟ يَعْلَمُونَ ٣٣
Kezâlikel azâbu vele'azâbul âhırati ekberu lev kânû ya'lemûn
33. İşte böyledir azâb ve elbette Âhıret azâbı daha büyüktür, fakat bilselerdi.
إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّـٰتِ ٱلنَّعِيمِ ٣٤
İnne lilmuttakîne inde rabbihim cennâtin ne'îm
34. Şübhesiz ki korunan müttakîler içindir rablarının ındinde na'îm Cennetleri.
أَفَنَجْعَلُ ٱلْمُسْلِمِينَ كَٱلْمُجْرِمِينَ ٣٥
Efenec'alul muslimîne kel mucrimîn
35. Ya artık, müslimleri mücrimler gibi kılar mıyız?
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ ٣٦
Mâ lekum keyfe tahkumûn
36. Neniz var? Nasıl hukm ediyorsunuz?
أَمْ لَكُمْ كِتَـٰبٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ ٣٧
Em lekum kitâbun fîhi tedrusûn
37. Yoksa size mahsus bir kitab var da onda şu dersi mi okuyorsunuz.
إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ ٣٨
İnne lekum fîhi lemâ tahayyerûn
38. Siz âlemde her neyi ıhtiyar ederseniz o her halde sizin olacak diye?
أَمْ لَكُمْ أَيْمَـٰنٌ عَلَيْنَا بَـٰلِغَةٌ إِلَىٰ يَوْمِ ٱلْقِيَـٰمَةِ ۙ إِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ ٣٩
Em lekum eymânun aleynâ bâliğatun ilâ yevmil kıyâmeti inne lekum lemâ tahkumûn
39. Yoksa size karşı üzerimizde Kıyamet gününe kadar sürecek yemînler, teahhüdler mi var; Siz her ne hukm ederseniz her halde öyle olacak diye?
سَلْهُمْ أَيُّهُم بِذَٰلِكَ زَعِيمٌ ٤٠
Selhum eyyuhum bizâlike ze'îm
40. Sor bakalım onlara içlerinde ona kefîl hangisi?
أَمْ لَهُمْ شُرَكَآءُ فَلْيَأْتُوا۟ بِشُرَكَآئِهِمْ إِن كَانُوا۟ صَـٰدِقِينَ ٤١
Em lehum şurakâ'u felye'tû bişurakâ'ihim in kânû sâdikîn
41. Yoksa onların şerikleri mi var? O halde şeriklerini getirsinler, sadık iseler.
يَوْمَ يُكْشَفُ عَن سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ ٤٢
Yevme yukşefu an sâkıv veyud'avne iles sucûdi felâ yestatî'ûn
42. O gün ki saktan bir keşf olunur ve secdeye da'vet edilirler o vakıt güçleri yetmez.
خَـٰشِعَةً أَبْصَـٰرُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ۖ وَقَدْ كَانُوا۟ يُدْعَوْنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ وَهُمْ سَـٰلِمُونَ ٤٣
Hâşi'aten ebsâruhum terhakuhum zilletuv vekad kânû yud'avne iles sucûdi vehum sâlimûn
43. Gözleri düşmüş, kendilerini bir zillet sarmış bulunur, halbuki o secdeye onlar sağ sâlim iken da'vet olunuyorlardı.
فَذَرْنِى وَمَن يُكَذِّبُ بِهَـٰذَا ٱلْحَدِيثِ ۖ سَنَسْتَدْرِجُهُم مِّنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ ٤٤
Fezernî vemey yukezzibu bihâzel hadîsi senestedricuhum min haysu lâ ya'lemûn
44. O halde bana bırak bu sözü tekzib edenleri, biz onları istidrac ile çıkarır, bilemiyecekleri cihetten yuvarlarız.
وَأُمْلِى لَهُمْ ۚ إِنَّ كَيْدِى مَتِينٌ ٤٥
Ve umlî lehum inne keydî metîn
45. Ve ben onların ipini uzatırım, çünkü fendim sağlamdır.
أَمْ تَسْـَٔلُهُمْ أَجْرًا فَهُم مِّن مَّغْرَمٍ مُّثْقَلُونَ ٤٦
Em tes'eluhum ecran fehum mim mağramim muskalûn
46. Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da mı cereme vermekten ezilmişler?
أَمْ عِندَهُمُ ٱلْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ ٤٧
Em indehumul ğaybu fehum yektubûn
47. Yoksa gayb yanlarında da onlar mı yazıyorlar?
فَٱصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُن كَصَاحِبِ ٱلْحُوتِ إِذْ نَادَىٰ وَهُوَ مَكْظُومٌ ٤٨
Fesbir lihukmi rabbike velâ tekun kesâhibil hûti iz nâdâ vehuve mekzûm
48. O halde sabret rabbının hukmüne de sahib-i hut gibi olma, hani öfkeye boğulmuş da nida etmişti.
لَّوْلَآ أَن تَدَٰرَكَهُۥ نِعْمَةٌ مِّن رَّبِّهِۦ لَنُبِذَ بِٱلْعَرَآءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ ٤٩
Levlâ en tedârakehû ni'metum mir rabbihî lenubize bil arâ'i vehuve mezmûm
49. Rabbından bir ni'met yetişmiş olmasa idi ona, elbette o fazaya fena bir halde atılacaktı.
فَٱجْتَبَـٰهُ رَبُّهُۥ فَجَعَلَهُۥ مِنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ ٥٠
Fectebâhu rabbuhû fece'alehû mines sâlihîn
50. Fakat rabbı onu ıstıfa buyurdu da salihînden kıldı.
وَإِن يَكَادُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لَيُزْلِقُونَكَ بِأَبْصَـٰرِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا۟ ٱلذِّكْرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُۥ لَمَجْنُونٌ ٥١
Ve iy yekâdullezîne keferû leyuzlikûneke bi ebsârihim lemmâ semi'uz zikra veyakûlûne innehû lemecnûn
51. Ve gerçek o küfr edenler o zikri işittikleri vakıt az daha seni gözleriyle kaydıracaklardı, bir de durmuşlar o her halde bir mecnun diyorlar.
وَمَا هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِّلْعَـٰلَمِينَ ٥٢
Vemâ huve illâ zikrul lil'âlemîn
52. Halbuki o halis bir zikirdir bütün ukalâ âlemleri için.