Yâsîn Sûresi يس
Yâsîn Sûresi Kur'an-ı Kerîm'in 36. sûresidir ve 83 âyettir; mushafta 22., 23. cüzdedir. Aşağıda her âyetin Arapçası, Latin harfleriyle Türkçe okunuşu ve Elmalılı Hamdi Yazır'ın meali yer alır. Sûreyi sesli de dinleyebilirsiniz.
🔊 Yâsîn Sûresi sesli dinle (21 dk 0 sn)
Okuyan: Aaqib Azeez · Kaynak: Wikimedia Commons · Lisans: CC0 1.0 (kamu malı). Kayıt sûrenin tamamıdır; âyet âyet işaretleme yoktur. Ses hakkında
Okunuş, Arapça metinden standart okunuş kurallarıyla hazırlanmış yardımcı bir yazımdır; Latin harfleri Arapça sesleri tam karşılamaz, doğru telaffuz için dinleyerek öğrenin. Nasıl hazırlandı?
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismillâhir rahmânir rahîm
Rahmân, Rahîm Allahın ismiyle
يسٓ ١
Yâ Sîn
1. Yâsîn.
وَٱلْقُرْءَانِ ٱلْحَكِيمِ ٢
Vel kur'ânil hakîm
2. Hikmetli Kur'anın hakkı için
إِنَّكَ لَمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ ٣
İnneke leminel murselîn
3. Emîn ol ki sen o risaletle gönderilen Peygamberlerdensin
عَلَىٰ صِرَٰطٍ مُّسْتَقِيمٍ ٤
Alâ sırâtım mustakîm
4. Bir sıratı müstakîm üzerindesin
تَنزِيلَ ٱلْعَزِيزِ ٱلرَّحِيمِ ٥
Tenzîlel azîzir rahîm
5. Tenziliyle o azîz rahîmin
لِتُنذِرَ قَوْمًا مَّآ أُنذِرَ ءَابَآؤُهُمْ فَهُمْ غَـٰفِلُونَ ٦
Litunzira kavmem mâ unzira âbâ'uhum fehum ğâfilûn
6. İnzar edesin: vehameti haber veresin diye bir kavme babalar inzar edilmedi de haberleri de yok gafiller
لَقَدْ حَقَّ ٱلْقَوْلُ عَلَىٰٓ أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ٧
Lekad hakkal kavlu alâ ekserihim fehum lâ yu'minûn
7. Celâlim hakkı için daha çoklarına karşı söz hakkolmuştur da onlar iymana gelmezler
إِنَّا جَعَلْنَا فِىٓ أَعْنَـٰقِهِمْ أَغْلَـٰلًا فَهِىَ إِلَى ٱلْأَذْقَانِ فَهُم مُّقْمَحُونَ ٨
İnnâ ce'alnâ fî a'nâkıhim ağlâlen fehiye ilel ezkâni fehum mukmehûn
8. Çünkü biz onların boyunlarına kelepçekler geçirmişiz, onlar çenelerine dayanmıştır da burunları yukarı gözleri aşağı somurtmaktadırlar
وَجَعَلْنَا مِنۢ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَـٰهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ ٩
Vece'alnâ mim beyni eydîhim seddev vemin halfihim sedden fe ağşeynâhum fehum lâ yubsırûn
9. Hem önlerinden bir sedd ve arkalarından bir sedd çekmişiz, kendilerini sarmışızdır da baksalar da görmezler
وَسَوَآءٌ عَلَيْهِمْ ءَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ١٠
Vesevâ'un aleyhim e'enzertehum em lem tunzirhum lâ yu'minûn
10. Ve onlarca müsavidir: ha inzar etmişin kendilerini ha etmemişin; inanmazlar
إِنَّمَا تُنذِرُ مَنِ ٱتَّبَعَ ٱلذِّكْرَ وَخَشِىَ ٱلرَّحْمَـٰنَ بِٱلْغَيْبِ ۖ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ ١١
İnnemâ tunziru menittebe'az zikra vehaşiyer rahmâne bil ğaybi febeşşirhu bimağfirativ ve ecrin kerîm
11. Ancak zikri ta'kıyb eden ve gaybde rahmana haşyet besliyen kimseyi sakındırırsın, işte onu hem bir mağrifetle hem bir ecri kerîm ile müjdele
إِنَّا نَحْنُ نُحْىِ ٱلْمَوْتَىٰ وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا۟ وَءَاثَـٰرَهُمْ ۚ وَكُلَّ شَىْءٍ أَحْصَيْنَـٰهُ فِىٓ إِمَامٍ مُّبِينٍ ١٢
İnnâ nahnu nuhyil mevtâ venektubu mâ kaddemû ve âsârahum vekulle şey'in ahsaynâhu fî imâmim mubîn
12. Hakıkat biz biziz, ölüleri diriltiriz ve takdim ettikleri şeyleri ve bıraktıkları eserleri kitaba geçiririz ve zaten her şey'i açık bir kütükte bir «İmamı Mübîn» de ihsa etmişizdir
وَٱضْرِبْ لَهُم مَّثَلًا أَصْحَـٰبَ ٱلْقَرْيَةِ إِذْ جَآءَهَا ٱلْمُرْسَلُونَ ١٣
Vedrib lehum meselen ashâbel karyeti iz câ'ehel murselûn
13. Ve onlara, o karye sahiblerini temsil getir, o dem ki ona o gönderilen Resuller varmıştı
إِذْ أَرْسَلْنَآ إِلَيْهِمُ ٱثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوٓا۟ إِنَّآ إِلَيْكُم مُّرْسَلُونَ ١٤
İz erselnâ ileyhimusneyni fekezzebûhumâ fe azzeznâ bisâlisin fekâlû innâ ileykum murselûn
14. O sıra ki onlara o ikiyi göndermiştik, bunları tekzib ettiler, biz de bir üçüncü ile ızzet (ve kuvvet) verdik de varıp dediler: haberiniz olsun biz sizlere gönderilmiş Resulleriz
قَالُوا۟ مَآ أَنتُمْ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا وَمَآ أَنزَلَ ٱلرَّحْمَـٰنُ مِن شَىْءٍ إِنْ أَنتُمْ إِلَّا تَكْذِبُونَ ١٥
Kâlû mâ entum illâ beşerum mislunâ vemâ enzeler rahmânu min şey'in in entum illâ tekzibûn
15. Siz, dediler: bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsiniz, hem Rahman hiç bir şey indirmedi, siz sırf yalan söylüyorsunuz
قَالُوا۟ رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّآ إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ ١٦
Kâlû rabbunâ ya'lemu innâ ileykum lemurselûn
16. Dediler: rabbımız bilir, inanın biz gerçek size gönderilmiş, Resulleriz,
وَمَا عَلَيْنَآ إِلَّا ٱلْبَلَـٰغُ ٱلْمُبِينُ ١٧
Vemâ aleynâ illel belâğul mubîn
17. açık bir tebliğden ötesi ise bizim üstümüze değil
قَالُوٓا۟ إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ ۖ لَئِن لَّمْ تَنتَهُوا۟ لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ ١٨
Kâlû innâ tatayyernâ bikum le il lem tentehû lenercumennekum veleyemessennekum minnâ azâbun elîm
18. Doğrusu dediler: biz sizinle teşe'üm ettik, yemin ederiz ki vaz geçmezseniz sizi hiç tınmadan recmederiz ve her halde size bizden pek acıklı bir azâb dokunur
قَالُوا۟ طَـٰٓئِرُكُم مَّعَكُمْ ۚ أَئِن ذُكِّرْتُم ۚ بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ مُّسْرِفُونَ ١٩
Kâlû tâ irukum me'akum e'in zukkirtum bel entum kavmum musrifûn
19. Dediler: sizin şum kuşunuz beraberinizde, ya... nasıhat edilirseniz öyle mi? Doğrusu siz israfı âdet etmiş bir kavmsınız
وَجَآءَ مِنْ أَقْصَا ٱلْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَىٰ قَالَ يَـٰقَوْمِ ٱتَّبِعُوا۟ ٱلْمُرْسَلِينَ ٢٠
Vecâ'e min aksal medîneti raculuy yes'â kâle yâkavmittebi'ul murselîn
20. O esnada şehrin tâ ucundan bir er koşarak geldi, ey hemşerilerim: dedi: uyun o gönderilen Resullere
ٱتَّبِعُوا۟ مَن لَّا يَسْـَٔلُكُمْ أَجْرًا وَهُم مُّهْتَدُونَ ٢١
İttebi'û mel lâ yes'elukum ecrav vehum muhtedûn
21. Uyun sizden bir ecir istemiyen o zatlara ki onlar hidayete irmişlerdir
وَمَا لِىَ لَآ أَعْبُدُ ٱلَّذِى فَطَرَنِى وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٢٢
Vemâ liye lâ a'budullezî fetaranî ve ileyhi turce'ûn
22. Hem neyime kulluk etmiyeyim ben, o beni yaradana? Hep de döndürülüp ona götürüleceksiniz
ءَأَتَّخِذُ مِن دُونِهِۦٓ ءَالِهَةً إِن يُرِدْنِ ٱلرَّحْمَـٰنُ بِضُرٍّ لَّا تُغْنِ عَنِّى شَفَـٰعَتُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا يُنقِذُونِ ٢٣
E'ettahızu min dûnihî âliheten iy yuridnir rahmânu bidurril lâ tuğni annî şefâ'atuhum şey'ev velâ yunkızûn
23. Hiç, ben ondan başka ma'budlar mı tutarım? Eğer o Rahman bana bir keder irâde buyurursa onların şefaati benden yana hiç bir şeye yaramaz ve beni kurtaramazlar
إِنِّىٓ إِذًا لَّفِى ضَلَـٰلٍ مُّبِينٍ ٢٤
İnnî izel lefî dalâlim mubîn
24. Şübhesiz ben o vakıt açık bir dalâl içindeyim
إِنِّىٓ ءَامَنتُ بِرَبِّكُمْ فَٱسْمَعُونِ ٢٥
İnnî âmentu birabbikum fesme'ûn
25. Haberiniz olsun ki ben rabbınıza iyman getirdim, gelin dinleyin beni
قِيلَ ٱدْخُلِ ٱلْجَنَّةَ ۖ قَالَ يَـٰلَيْتَ قَوْمِى يَعْلَمُونَ ٢٦
Kîledhulil cennete kâle yâleyte kavmî ya'lemûn
26. Denildi ki: haydi gir Cennete! ay, dedi, nolurdu kavmın bilselerdi? Rabbım bana ne mağrifet buyurdu
بِمَا غَفَرَ لِى رَبِّى وَجَعَلَنِى مِنَ ٱلْمُكْرَمِينَ ٢٧
Bimâ ğafera lî rabbî vece'alenî minel mukramîn
27. Beni ikram olunan kullarından kıldı
۞ وَمَآ أَنزَلْنَا عَلَىٰ قَوْمِهِۦ مِنۢ بَعْدِهِۦ مِن جُندٍ مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَمَا كُنَّا مُنزِلِينَ ٢٨
Vemâ enzelnâ alâ kavmihî mim ba'dihî min cundim mines semâ'i vemâ kunnâ munzilîn
28. Arkasından ise kavminin üzerine Semâdan bir ordu indirmedik indirecek de değildik
إِن كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَٰحِدَةً فَإِذَا هُمْ خَـٰمِدُونَ ٢٩
İn kânet illâ sayhatev vâhideten fe izâ hum hâmidûn
29. O yalnız bir sayha oldu derhal sönüverdiler:
يَـٰحَسْرَةً عَلَى ٱلْعِبَادِ ۚ مَا يَأْتِيهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا كَانُوا۟ بِهِۦ يَسْتَهْزِءُونَ ٣٠
Yâhasraten alel ibâdi mâ ye'tîhim mir rasûlin illâ kânû bihî yestehzi'ûn
30. Ey!.. ne hasret o kullara ki kendilerine her gelen Resul ile mutlaka istihzâ ediyorlardı
أَلَمْ يَرَوْا۟ كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّنَ ٱلْقُرُونِ أَنَّهُمْ إِلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ ٣١
Elem yerav kem ehleknâ kablehum minel kurûni ennehum ileyhim lâ yerci'ûn
31. Baksalar a kendilerinden evvel ne kadar karınlar helâk etmişiz, onlar hiç onlara dönüp gelmiyorlar
وَإِن كُلٌّ لَّمَّا جَمِيعٌ لَّدَيْنَا مُحْضَرُونَ ٣٢
Ve in kullul lemmâ cemî'ul ledeynâ muhdarûn
32. Ancak hepsi toplanıp bizim katımıza ihzar edilmişlerdir
وَءَايَةٌ لَّهُمُ ٱلْأَرْضُ ٱلْمَيْتَةُ أَحْيَيْنَـٰهَا وَأَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ ٣٣
Ve âyetul lehumul ardul meytetu ahyeynâhâ ve ahracnâ minhâ habben feminhu ye'kulûn
33. Hem bir âyettir onlara ölü Arz: biz ona hayat verdik ve ondan habbeler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar
وَجَعَلْنَا فِيهَا جَنَّـٰتٍ مِّن نَّخِيلٍ وَأَعْنَـٰبٍ وَفَجَّرْنَا فِيهَا مِنَ ٱلْعُيُونِ ٣٤
Vece'alnâ fîhâ cennâtim min nahîliv ve a'nâbiv vefeccernâ fîhâ minel uyûn
34. Ve onda Cennetler yaptık, hurma bağçeleri, üzüm bağları, neler! içlerinde kaynaklar akıttık
لِيَأْكُلُوا۟ مِن ثَمَرِهِۦ وَمَا عَمِلَتْهُ أَيْدِيهِمْ ۖ أَفَلَا يَشْكُرُونَ ٣٥
Liye'kulû min semerihî vemâ amilethu eydîhim efelâ yeşkurûn
35. Yesinler diye mahsulünden ve kendi ellerinin ma'mulâtından, halâ şükretmiyecekler mi?
سُبْحَـٰنَ ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلْأَزْوَٰجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنۢبِتُ ٱلْأَرْضُ وَمِنْ أَنفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ ٣٦
Subhânellezî halakal ezvâce kullehâ mimmâ tumbitul ardu vemin enfusihim vemimmâ lâ ya'lemûn
36. Tenziyh o yardan sübhane bütün o çiftleri, hepsini, Arzın bitirdiklerinden ve kendi nefislerinden ve daha bilemiyecekleri neler, nelerden
وَءَايَةٌ لَّهُمُ ٱلَّيْلُ نَسْلَخُ مِنْهُ ٱلنَّهَارَ فَإِذَا هُم مُّظْلِمُونَ ٣٧
Ve âyetul lehumulleylu neslahu minhun nehâra fe izâ hum muzlimûn
37. Bir âyet de onlara gece, ondan gündüzü soyarız bir de bakarlar ki karanlığa dalmışlar
وَٱلشَّمْسُ تَجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَّهَا ۚ ذَٰلِكَ تَقْدِيرُ ٱلْعَزِيزِ ٱلْعَلِيمِ ٣٨
Veş şemsu tecrî limustakarril lehâ zâlike takdîrul azîzil alîm
38. Güneş de; kendisine mahsus bir müstekarr için cereyan ediyor, o işte o azîzi alîmin takdiridir
وَٱلْقَمَرَ قَدَّرْنَـٰهُ مَنَازِلَ حَتَّىٰ عَادَ كَٱلْعُرْجُونِ ٱلْقَدِيمِ ٣٩
Vel kamera kaddernâhu menâzile hattâ âde kel urcûnil kadîm
39. Aya da: menzil menzil ona mıktarlar biçmişizdir, nihayet dönmüş eski urcun gibi olmuştur
لَا ٱلشَّمْسُ يَنۢبَغِى لَهَآ أَن تُدْرِكَ ٱلْقَمَرَ وَلَا ٱلَّيْلُ سَابِقُ ٱلنَّهَارِ ۚ وَكُلٌّ فِى فَلَكٍ يَسْبَحُونَ ٤٠
Leş şemsu yembağî lehâ en tudrikel kamera velelleylu sâbikun nehâri vekullun fî felekiy yesbehûn
40. Ne Güneş kendine aya çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçer, her biri birer felekte yüzerler
وَءَايَةٌ لَّهُمْ أَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِى ٱلْفُلْكِ ٱلْمَشْحُونِ ٤١
Ve âyetul lehum ennâ hamelnâ zurriyyetehum fil fulkil meşhûn
41. Bir âyet de onlara o dolu gemide zürriyyetlerini taşımamız
وَخَلَقْنَا لَهُم مِّن مِّثْلِهِۦ مَا يَرْكَبُونَ ٤٢
Vehalaknâ lehum mim mislihî mâ yerkebûn
42. ve kendilerine o misilliden binecekleri şeyler yaratmamızdır
وَإِن نَّشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَرِيخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنقَذُونَ ٤٣
Ve in neşe' nuğrikhum felâ sarîha lehum velâ hum yunkazûn
43. Dilersek onları gark da ederiz o vakıt ne onlara feryadcı vardır, ne de onlar kurtarılırlar
إِلَّا رَحْمَةً مِّنَّا وَمَتَـٰعًا إِلَىٰ حِينٍ ٤٤
İllâ rahmetem minnâ vemetâ'an ilâ hîn
44. Ancak tarafımızdan bir rahmet ve bir zamana kadar yaşatmak için başka
وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ٱتَّقُوا۟ مَا بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ٤٥
Ve izâ kîle lehumuttakû mâ beyne eydîkum vemâ halfekum le'allekum turhamûn
45. Hal böyle iken onlara önünüzdekini ve arkanızdakini gözetip korunun ki rahmete şayan olasınız denildiği zaman
وَمَا تَأْتِيهِم مِّنْ ءَايَةٍ مِّنْ ءَايَـٰتِ رَبِّهِمْ إِلَّا كَانُوا۟ عَنْهَا مُعْرِضِينَ ٤٦
Vemâ te'tîhim min âyetim min âyâti rabbihim illâ kânû anhâ mu'ridîn
46. Kendilerine rablarının âyetlerinden her hangi bir âyyet de gelse mutlaka ondan yüz çevire geldiler
وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ أَنفِقُوا۟ مِمَّا رَزَقَكُمُ ٱللَّهُ قَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لِلَّذِينَ ءَامَنُوٓا۟ أَنُطْعِمُ مَن لَّوْ يَشَآءُ ٱللَّهُ أَطْعَمَهُۥٓ إِنْ أَنتُمْ إِلَّا فِى ضَلَـٰلٍ مُّبِينٍ ٤٧
Ve izâ kîle lehum enfikû mimmâ razakakumullâhu kâlellezîne keferû lillezîne âmenû enut'imu mel lev yeşâ'ullâhu at'amehû in entum illâ fî dalâlim mubîn
47. Allahın size merzuk kıldığı şeylerden hayra sarfedin denildiği zaman da onlara o küfredenler iyman edenler için şöyle dediler, biz hiç yedirirmiyiz o kişiye ki Allah dilese ona yiyeceğini verirdi, siz ap açık bir dalâl içinde değil de nesiniz!
وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَـٰذَا ٱلْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَـٰدِقِينَ ٤٨
Veyakûlûne metâ hâzel va'du in kuntum sâdikîn
48. Ve ne zaman bu va'd, doğru iseniz? diyorlar
مَا يَنظُرُونَ إِلَّا صَيْحَةً وَٰحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ ٤٩
Mâ yenzurûne illâ sayhatev vâhideten te'huzuhum vehum yahıssımûn
49. Başka değil, tek bir sayhaya bakıyorlar, bir sayha ki onlar çekişip dururlarken kendilerini yakalayıverir
فَلَا يَسْتَطِيعُونَ تَوْصِيَةً وَلَآ إِلَىٰٓ أَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ ٥٠
Felâ yestatî'ûne tevsıyetev velâ ilâ ehlihim yerci'ûn
50. O zaman bir tavsıyeye bile kadir olamazlar, ailelerine de dönecek değillerdir
وَنُفِخَ فِى ٱلصُّورِ فَإِذَا هُم مِّنَ ٱلْأَجْدَاثِ إِلَىٰ رَبِّهِمْ يَنسِلُونَ ٥١
Venufiha fis sûri fe izâ hum minel ecdâsi ilâ rabbihim yensilûn
51. Bir de sur üfürülmüştür ne baksınlar kabirlerinden rablarına doğru akın ediyorlardır
قَالُوا۟ يَـٰوَيْلَنَا مَنۢ بَعَثَنَا مِن مَّرْقَدِنَا ۜ ۗ هَـٰذَا مَا وَعَدَ ٱلرَّحْمَـٰنُ وَصَدَقَ ٱلْمُرْسَلُونَ ٥٢
Kâlû yâveylenâ mem be'asenâ mim markadinâ hâzâ mâ ve ader rahmânu vesadakal murselûn
52. Eyvah, başımıza gelenlere derler: kim kaldırdı bizi uyuduğumuz yerden? Bu işte, o Rahmanın va'd buyurduğu, doğru imiş o gönderilen Resuller
إِن كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَٰحِدَةً فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَّدَيْنَا مُحْضَرُونَ ٥٣
İn kânet illâ sayhatev vâhideten fe izâ hum cemî'ul ledeynâ muhdarûn
53. Başka değil, sâde bir tek sayha olmuş, derhal hepsi toplanmış huzurumuza ihzar edilmişlerdir
فَٱلْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـًٔا وَلَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ٥٤
Fel yevme lâ tuzlemu nefsun şey'ev velâ tuczevne illâ mâ kuntum ta'melûn
54. Artık bu gün hiç kimseye zerrece zulmedilmez, ancak yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz
إِنَّ أَصْحَـٰبَ ٱلْجَنَّةِ ٱلْيَوْمَ فِى شُغُلٍ فَـٰكِهُونَ ٥٥
İnne ashâbel cennetil yevme fî şuğulin fâkihûn
55. Cidden eshabı Cennet bu gün bir şuğl içinde zevk etmektedirler
هُمْ وَأَزْوَٰجُهُمْ فِى ظِلَـٰلٍ عَلَى ٱلْأَرَآئِكِ مُتَّكِـُٔونَ ٥٦
Hum ve ezvâcuhum fî zılâlin alel erâ'iki mutteki'ûn
56. Kendileri ve zevceleri erîkeler üzerine kurulmuşlardır
لَهُمْ فِيهَا فَـٰكِهَةٌ وَلَهُم مَّا يَدَّعُونَ ٥٧
Lehum fîhâ fâkihetuv velehum mâ yedde'ûn
57. Onlara orada bir meyve var: hem onlara orada ne iddia ederlerse var
سَلَـٰمٌ قَوْلًا مِّن رَّبٍّ رَّحِيمٍ ٥٨
Selâmun kavlem mir rabbir rahîm
58. Bir selâm, rahîm bir rabdan kelâm
وَٱمْتَـٰزُوا۟ ٱلْيَوْمَ أَيُّهَا ٱلْمُجْرِمُونَ ٥٩
Vemtâzul yevme eyyuhel mucrimûn
59. Ve haydin ayrılın bu gün ey mücrimler!
۞ أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَـٰبَنِىٓ ءَادَمَ أَن لَّا تَعْبُدُوا۟ ٱلشَّيْطَـٰنَ ۖ إِنَّهُۥ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ ٦٠
Elem a'hed ileykum yâbenî âdeme el lâ ta'buduş şeytâne innehû lekum aduvvum mubîn
60. And vermedim mi size? «Ey adem oğulları! Şeytana kulluk etmeyin, o size açık bir düşmandır» diye
وَأَنِ ٱعْبُدُونِى ۚ هَـٰذَا صِرَٰطٌ مُّسْتَقِيمٌ ٦١
Ve eni'budûnî hâzâ sırâtum mustakîm
61. «Ve bana kulluk edin doğru yol budur» diye
وَلَقَدْ أَضَلَّ مِنكُمْ جِبِلًّا كَثِيرًا ۖ أَفَلَمْ تَكُونُوا۟ تَعْقِلُونَ ٦٢
Velakad adalle minkum cibillen kesîran efelem tekûnû ta'kılûn
62. Böyle iken celâlıma karşı o içinizden bir çok cibilletleri yoldan çıkardı, ya o vakıt sizin akıllarınız yokmıy dı?
هَـٰذِهِۦ جَهَنَّمُ ٱلَّتِى كُنتُمْ تُوعَدُونَ ٦٣
Hâzihî cehennemulletî kuntum tû'adûn
63. Bu işte o Cehennem ki va'dolunur dururdunuz
ٱصْلَوْهَا ٱلْيَوْمَ بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ ٦٤
İslevhel yevme bimâ kuntum tekfurûn
64. Bu gün yaslanın ona bakalım küfrettiğiniz için
ٱلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَىٰٓ أَفْوَٰهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَآ أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا۟ يَكْسِبُونَ ٦٥
El yevme nahtimu alâ efvâhihim vetukellimunâ eydîhim veteşhedu erculuhum bimâ kânû yeksibûn
65. Bu gün ağızlarını mühürleriz de bize elleri söyler ve ayakları şehadet eyler: neler kesbediyorlardı
وَلَوْ نَشَآءُ لَطَمَسْنَا عَلَىٰٓ أَعْيُنِهِمْ فَٱسْتَبَقُوا۟ ٱلصِّرَٰطَ فَأَنَّىٰ يُبْصِرُونَ ٦٦
Velev neşâ'u letamesnâ alâ a'yunihim festebakus sırâta fe ennâ yubsırûn
66. Hem dilersek gözlerini üzerinden silme kör ediverdik de yola dökülürlerdi, fakat nereden görecekler?
وَلَوْ نَشَآءُ لَمَسَخْنَـٰهُمْ عَلَىٰ مَكَانَتِهِمْ فَمَا ٱسْتَطَـٰعُوا۟ مُضِيًّا وَلَا يَرْجِعُونَ ٦٧
Velev neşâ'u lemesahnâhum alâ mekânetihim femestatâ'û mudıyyev velâ yerci'ûn
67. Daha dilesek kendilerini oldukları yerde meshediverdik de ne ileri gidebilirlerdi ne dönebilirlerdi
وَمَن نُّعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِى ٱلْخَلْقِ ۖ أَفَلَا يَعْقِلُونَ ٦٨
Vemen nu'ammirhu nunekkishu fil halkı efelâ ya'kılûn
68. Bununla beraber her kimin ömrünü uzatıyorsak hılkatte onu tersine çeviriyoruz, hâlâ da akıllanmıyacaklar mı?
وَمَا عَلَّمْنَـٰهُ ٱلشِّعْرَ وَمَا يَنۢبَغِى لَهُۥٓ ۚ إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْءَانٌ مُّبِينٌ ٦٩
Vemâ allemnâhuş şi'ra vemâ yembağî lehû in huve illâ zikruv vekur'ânum mubîn
69. Biz ona şiir öğretmedik, ona yaraşmaz da, o sâde bir zikir ve parlak bir Kur'andır
لِّيُنذِرَ مَن كَانَ حَيًّا وَيَحِقَّ ٱلْقَوْلُ عَلَى ٱلْكَـٰفِرِينَ ٧٠
Liyunzira men kâne hayyev veyehikkal kavlu alel kâfirîn
70. Hayatı olanı uyandırmak, nankörlere de o söz hakk olmak için
أَوَلَمْ يَرَوْا۟ أَنَّا خَلَقْنَا لَهُم مِّمَّا عَمِلَتْ أَيْدِينَآ أَنْعَـٰمًا فَهُمْ لَهَا مَـٰلِكُونَ ٧١
Evelem yerav ennâ halaknâ lehum mimmâ amilet eydînâ en'âmen fehum lehâ mâlikûn
71. Şunu da görmediler mi? Biz onlar için ellerimizin yaptıklarından bir takım (en'am) yumuşak hayvanlar yaratmışız da onlara malik bulunuyorlar
وَذَلَّلْنَـٰهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ ٧٢
Vezellelnâhâ lehum feminhâ rakûbuhum veminhâ ye'kulûn
72. Ve onları kendilerine zebun etmişiz de hem onlardan binidleri var, hem de onlardan yiyorlar
وَلَهُمْ فِيهَا مَنَـٰفِعُ وَمَشَارِبُ ۖ أَفَلَا يَشْكُرُونَ ٧٣
Velehum fîhâ menâfi'u vemeşâribu efelâ yeşkurûn
73. Onlardan daha bir çok menfeatleri ve türlü içecekleri de var, hâlâ şükretmiyecekler mi?
وَٱتَّخَذُوا۟ مِن دُونِ ٱللَّهِ ءَالِهَةً لَّعَلَّهُمْ يُنصَرُونَ ٧٤
Vettahazû min dûnillâhi âlihetel le'allehum yunsarûn
74. Tuttular da Allahdan başka bir takım ilâhlar edindiler gûya yardım olunacaklar
لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَهُمْ وَهُمْ لَهُمْ جُندٌ مُّحْضَرُونَ ٧٥
Lâ yestatî'ûne nasrahum vehum lehum cundum muhdarûn
75. Onların onlara yardıma gücleri yetmez, onlar ise onlar için hazırlanan askerler
فَلَا يَحْزُنكَ قَوْلُهُمْ ۘ إِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ ٧٦
Felâ yahzunke kavluhum innâ na'lemu mâ yusirrûne vemâ yu'linûn
76. O halde onların lâkırdıları seni mahzûn etmesin, biz onların içlerini de biliriz dışlarını da
أَوَلَمْ يَرَ ٱلْإِنسَـٰنُ أَنَّا خَلَقْنَـٰهُ مِن نُّطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُّبِينٌ ٧٧
Evelem yeral insânu ennâ halaknâhu min nutfetin fe izâ huve hasîmum mubîn
77. Görmedi mi o insan? biz onu bir nutfeden yarattık da şimdi o çeneli bir çekişgen kesildi
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِىَ خَلْقَهُۥ ۖ قَالَ مَن يُحْىِ ٱلْعِظَـٰمَ وَهِىَ رَمِيمٌ ٧٨
Vedarabe lenâ meselev venesiye halkahû kâle mey yuhyil izâme vehiye ramîm
78. Yaratılışını unutarak bize bir de mesel fırlattı: kim diriltir o kemikleri onlar çürümüşken? dedi
قُلْ يُحْيِيهَا ٱلَّذِىٓ أَنشَأَهَآ أَوَّلَ مَرَّةٍ ۖ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ ٧٩
Kul yuhyîhellezî enşe'ehâ evvele merrativ vehuve bikulli halkın alîm
79. De ki onları ilk defa inşa eden diriltir ve o her halkı bilir
ٱلَّذِى جَعَلَ لَكُم مِّنَ ٱلشَّجَرِ ٱلْأَخْضَرِ نَارًا فَإِذَآ أَنتُم مِّنْهُ تُوقِدُونَ ٨٠
Ellezî ce'ale lekum mineş şeceril ahdari nâran fe izâ entum minhu tûkıdûn
80. O ki size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da şimdi siz ondan tutuşturup duruyorsunuz
أَوَلَيْسَ ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ بِقَـٰدِرٍ عَلَىٰٓ أَن يَخْلُقَ مِثْلَهُم ۚ بَلَىٰ وَهُوَ ٱلْخَلَّـٰقُ ٱلْعَلِيمُ ٨١
Eveleysellezî halakas semâvâti vel arda bikâdirin alâ ey yahluka mislehum belâ vehuvel hallâkul alîm
81. Ya Gökleri ve Yeri yaratan onlar gibisini yaratmağa kadir değil midir? Elbette kadir, hallâk o, alîm o
إِنَّمَآ أَمْرُهُۥٓ إِذَآ أَرَادَ شَيْـًٔا أَن يَقُولَ لَهُۥ كُن فَيَكُونُ ٨٢
İnnemâ emruhû izâ erâde şey'en ey yakûle lehû kun feyekûn
82. Onun emri bir şeyi murad edince ona sâde ol demektir, o oluverir
فَسُبْحَـٰنَ ٱلَّذِى بِيَدِهِۦ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٨٣
Fesubhânellezî biyedihî melekûtu kulli şey'iv ve ileyhi turce'ûn
83. Artık tesbiyh edilmez mi öyle her şeyin melekûtu yedinde bulunan sübhane! hep de dördürülüp ona götürüleceksiniz