Zuhruf Sûresi الزخرف
Zuhruf Sûresi Kur'an-ı Kerîm'in 43. sûresidir ve 89 âyettir; mushafta 25. cüzdedir. Aşağıda her âyetin Arapçası, Latin harfleriyle Türkçe okunuşu ve Elmalılı Hamdi Yazır'ın meali yer alır. Sûreyi sesli de dinleyebilirsiniz.
🔊 Zuhruf Sûresi sesli dinle (39 dk 44 sn)
Okuyan: Aaqib Azeez (mücevved üslup) · Kaynak: Wikimedia Commons · Lisans: CC BY-SA 4.0. Kayıt sûrenin tamamıdır; âyet âyet işaretleme yoktur. Ses hakkında
Okunuş, Arapça metinden standart okunuş kurallarıyla hazırlanmış yardımcı bir yazımdır; Latin harfleri Arapça sesleri tam karşılamaz, doğru telaffuz için dinleyerek öğrenin. Nasıl hazırlandı?
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismillâhir rahmânir rahîm
Rahmân, Rahîm Allahın ismiyle
حمٓ ١
Hâ Mîm
1. Hâ, mîm.
وَٱلْكِتَـٰبِ ٱلْمُبِينِ ٢
Vel kitâbil mubîn
2. Bu parlak kitabın kadrini bilin
إِنَّا جَعَلْنَـٰهُ قُرْءَٰنًا عَرَبِيًّا لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ ٣
İnnâ ce'alnâhu kur'ânen arabiyyel le'allekum ta'kılûn
3. Hakkâ biz onu Arabî olarak okunacak bir Kur'an kıldık ki akıl irdiresiniz
وَإِنَّهُۥ فِىٓ أُمِّ ٱلْكِتَـٰبِ لَدَيْنَا لَعَلِىٌّ حَكِيمٌ ٤
Ve innehû fî ummil kitâbi ledeynâ le'aliyyun hakîm
4. Ve hakıkat o, bizim nezdimizdeki ana kitabda çok yüksek, çok hikmetlidir
أَفَنَضْرِبُ عَنكُمُ ٱلذِّكْرَ صَفْحًا أَن كُنتُمْ قَوْمًا مُّسْرِفِينَ ٥
Efenadribu ankumuz zikra safhan en kuntum kavmem musrifîn
5. Siz müsrif bir kavm olduğunuz için şimdi sizden o öğüdü bertaraf mı edeceğiz?
وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِن نَّبِىٍّ فِى ٱلْأَوَّلِينَ ٦
Vekem erselnâ min nebiyyin fil evvelîn
6. Halbuki evvelkiler içinde biz nice Peygamber gönderdik
وَمَا يَأْتِيهِم مِّن نَّبِىٍّ إِلَّا كَانُوا۟ بِهِۦ يَسْتَهْزِءُونَ ٧
Vemâ ye'tîhim min nebiyyin illâ kânû bihî yestehzi'ûn
7. Hiç bir Peygamber de gelmiyordu ki kendilerine onunla mutlak eğlenmesinler
فَأَهْلَكْنَآ أَشَدَّ مِنْهُم بَطْشًا وَمَضَىٰ مَثَلُ ٱلْأَوَّلِينَ ٨
Fe ehleknâ eşedde minhum batşev vemadâ meselul evvelîn
8. Onun için biz onlardan daha sert pençelileri helâk ettik, ve evvelkilerin meseli geçti
وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ ٱلْعَزِيزُ ٱلْعَلِيمُ ٩
Vele'in se'eltehum men halakas semâvâti vel arda leyakûlunne halakahunnel azîzul alîm
9. Celâlim hakkı için sorsan onlara o Gökleri ve Yeri kim yarattı? Elbette diyecekler: onları o azîz, alîm yarattı
ٱلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ ٱلْأَرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا لَّعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ١٠
Ellezî ce'ale lekumul arda mehdev vece'ale lekum fîhâ subulel le'allekum tehtedûn
10. O ki Arzı sizin için bir beşik yaptı, ve doğru gidesiniz diye size yollar açtı
وَٱلَّذِى نَزَّلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءًۢ بِقَدَرٍ فَأَنشَرْنَا بِهِۦ بَلْدَةً مَّيْتًا ۚ كَذَٰلِكَ تُخْرَجُونَ ١١
Vellezî nezzele mines semâ'i mâ'em bikaderin fe enşernâ bihî beldetem meyten kezâlike tuhracûn
11. Ve o ki yukarıdan bir mikdar ile bir su indirmekte ve onunla ölü bir beldeye hayat neşretmekteyiz, işte siz de öyle çıkarılacaksınız
وَٱلَّذِى خَلَقَ ٱلْأَزْوَٰجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُم مِّنَ ٱلْفُلْكِ وَٱلْأَنْعَـٰمِ مَا تَرْكَبُونَ ١٢
Vellezî halakal ezvâce kullehâ vece'ale lekum minel fulki vel en'âmi mâ terkebûn
12. Ve o ki bütün çiftleri yarattı ve sizin için gemilerden ve yumuşak hayvanlardan bineceğiniz şeyler yaptı
لِتَسْتَوُۥا۟ عَلَىٰ ظُهُورِهِۦ ثُمَّ تَذْكُرُوا۟ نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا ٱسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا۟ سُبْحَـٰنَ ٱلَّذِى سَخَّرَ لَنَا هَـٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُۥ مُقْرِنِينَ ١٣
Litestevû alâ zuhûrihî summe tezkurû ni'mete rabbikum izesteveytum aleyhi vetakûlû subhânellezî sahhara lenâ hâzâ vemâ kunnâ lehû mukrinîn
13. Ki sırtlarına kurulasınız, sonra üzerine kurulduğunuzda rabbınızın ni'metini anıp diyesiniz: tenzih o sübhâne ki bunu bize müsahhar kılmış, yoksa biz bunu yanaştıramazdık
وَإِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا لَمُنقَلِبُونَ ١٤
Ve innâ ilâ rabbinâ lemunkalibûn
14. Ve her halde biz dönüp dolaşıp rabbımıza varacağız
وَجَعَلُوا۟ لَهُۥ مِنْ عِبَادِهِۦ جُزْءًا ۚ إِنَّ ٱلْإِنسَـٰنَ لَكَفُورٌ مُّبِينٌ ١٥
Vece'alû lehû min ibâdihî cuz'en innel insâne lekefûrum mubîn
15. Öyle iken tuttular kullarından ona bir cüz tasladılar, hakıkat insan çok nankör, açık bir küfürbazdır
أَمِ ٱتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَىٰكُم بِٱلْبَنِينَ ١٦
Emittahaze mimmâ yahluku benâtiv ve asfâkum bil benîn
16. Yoksa o, yaratıp durduğu mahlûklarından kendine kızlar edindi de oğullarla imtiyazı size mi verdi?
وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُم بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَـٰنِ مَثَلًا ظَلَّ وَجْهُهُۥ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ ١٧
Ve izâ buşşira ehaduhum bimâ darabe lirrahmâni meselen zalle vechuhû musveddev vehuve kezîm
17. Halbuki içlerinden biri o Rahmana fırlattığı mesel ile kendisi tebşir kılındığı vakıt yüzü simsiyah oluyor da kederinden yutkunup yutkunup dolukuyor
أَوَمَن يُنَشَّؤُا۟ فِى ٱلْحِلْيَةِ وَهُوَ فِى ٱلْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ ١٨
Evemey yuneşşe'u fil hilyeti vehuve fil hısâmi ğayru mubîn
18. Ya o zînet içinde yetiştirilecek de muhasamaya gelince beceremiyecek olanı öyle mi?
وَجَعَلُوا۟ ٱلْمَلَـٰٓئِكَةَ ٱلَّذِينَ هُمْ عِبَـٰدُ ٱلرَّحْمَـٰنِ إِنَـٰثًا ۚ أَشَهِدُوا۟ خَلْقَهُمْ ۚ سَتُكْتَبُ شَهَـٰدَتُهُمْ وَيُسْـَٔلُونَ ١٩
Vece'alul melâ'iketellezîne hum ibâdur rahmâni inâsen eşehidû halkahum setuktebu şehâdetuhum veyus'elûn
19. Rahmanın kulları olan Melâikeyi de dişi yaptılar, yaradılışlarına şâhid mi idiler? Şehadetleri yazılacak ve sorguya çekilecekler
وَقَالُوا۟ لَوْ شَآءَ ٱلرَّحْمَـٰنُ مَا عَبَدْنَـٰهُم ۗ مَّا لَهُم بِذَٰلِكَ مِنْ عِلْمٍ ۖ إِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ ٢٠
Vekâlû lev şâ'er rahmânu mâ abednâhum mâ lehum bizâlike min ilmin in hum illâ yahrusûn
20. Bir de dediler ki Rahman dilese idi biz onlara tapmazdık, bu babda onların bir ılimleri yoktur sâde atıyorlar
أَمْ ءَاتَيْنَـٰهُمْ كِتَـٰبًا مِّن قَبْلِهِۦ فَهُم بِهِۦ مُسْتَمْسِكُونَ ٢١
Em âteynâhum kitâbem min kablihî fehum bihî mustemsikûn
21. Yoksa biz onlara bundan evvel bir kitab vermişiz de ona mı tutunuyorlar?
بَلْ قَالُوٓا۟ إِنَّا وَجَدْنَآ ءَابَآءَنَا عَلَىٰٓ أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَىٰٓ ءَاثَـٰرِهِم مُّهْتَدُونَ ٢٢
Bel kâlû innâ vecednâ âbâ'enâ alâ ummetiv ve innâ alâ âsârihim muhtedûn
22. Hayır, şöyle dediler: bizler, atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk, biz de onların izlerince giderek murada ireriz
وَكَذَٰلِكَ مَآ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ فِى قَرْيَةٍ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَآ إِنَّا وَجَدْنَآ ءَابَآءَنَا عَلَىٰٓ أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَىٰٓ ءَاثَـٰرِهِم مُّقْتَدُونَ ٢٣
Vekezâlike mâ erselnâ min kablike fî karyetim min nezîrin illâ kâle mutrafûhâ innâ vecednâ âbâ'enâ alâ ummetiv ve innâ alâ âsârihim muktedûn
23. Yine böyle senden evvel hangi memlekette bir nezîr gönderdikse onun refahlı takımı demişti ki: bizler atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk biz de onların izlerine uyarız
۞ قَـٰلَ أَوَلَوْ جِئْتُكُم بِأَهْدَىٰ مِمَّا وَجَدتُّمْ عَلَيْهِ ءَابَآءَكُمْ ۖ قَالُوٓا۟ إِنَّا بِمَآ أُرْسِلْتُم بِهِۦ كَـٰفِرُونَ ٢٤
Kâle evelev ci'tukum bi ehdâ mimmâ vecettum aleyhi âbâ'ekum kâlû innâ bimâ ursiltum bihî kâfirûn
24. Ya, dedi: size atalarınızı üzerinde bulunduğunuzdan daha doğrusunu getirdimse de mi? Ha! dediler: biz o sizin gönderildiğiniz şeylere inanmıyoruz
فَٱنتَقَمْنَا مِنْهُمْ ۖ فَٱنظُرْ كَيْفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلْمُكَذِّبِينَ ٢٥
Fentakamnâ minhum fenzur keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn
25. Onun üzerine biz de onlardan intikamını aldık da bak o tekzib edenlerin akıbeti nasıl oldu?
وَإِذْ قَالَ إِبْرَٰهِيمُ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِۦٓ إِنَّنِى بَرَآءٌ مِّمَّا تَعْبُدُونَ ٢٦
Ve iz kâle ibrâhîmu li ebîhi vekavmihî innenî berâ'um mimmâ ta'budûn
26. Bir vakıt da İbrahim babasına ve kavmına dedi: haberiniz olsun ben o sizin taptıklarınızdan biriyim
إِلَّا ٱلَّذِى فَطَرَنِى فَإِنَّهُۥ سَيَهْدِينِ ٢٧
İllellezî fetaranî fe innehû seyehdîn
27. O beni yaratandan başka, zira odur ki beni irdirecektir
وَجَعَلَهَا كَلِمَةًۢ بَاقِيَةً فِى عَقِبِهِۦ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ٢٨
Vece'alehâ kelimetem bâkıyeten fî akıbihî le'allehum yerci'ûn
28. Ve onu ardında (zürriyyetinde) kalan bir kelime yaptı gerek ki rücu' edeler
بَلْ مَتَّعْتُ هَـٰٓؤُلَآءِ وَءَابَآءَهُمْ حَتَّىٰ جَآءَهُمُ ٱلْحَقُّ وَرَسُولٌ مُّبِينٌ ٢٩
Bel metta'tu hâ ulâ'i ve âbâ'ehum hattâ câ'ehumul hakku verasûlum mubîn
29. Fakat şunları ve atalarını ta kendilerine hakk ve bir Resuli mübîn gelinciye kadar müstefid edip yaşattım
وَلَمَّا جَآءَهُمُ ٱلْحَقُّ قَالُوا۟ هَـٰذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِۦ كَـٰفِرُونَ ٣٠
Velemmâ câ'ehumul hakku kâlû hâzâ sihruv ve innâ bihî kâfirûn
30. Yaşattım da kendilerine hakk gelince «bu bir sihirdir, biz buna inanmayız» dediler
وَقَالُوا۟ لَوْلَا نُزِّلَ هَـٰذَا ٱلْقُرْءَانُ عَلَىٰ رَجُلٍ مِّنَ ٱلْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ ٣١
Vekâlû levlâ nuzzile hâzel kur'ânu alâ raculim minel karyeteyni azîm
31. Ve «ne olurdu şu Kur'an iki memleketten bir büyük adama indirilse idi» dediler
أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَ ۚ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُم مَّعِيشَتَهُمْ فِى ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا ۚ وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَـٰتٍ لِّيَتَّخِذَ بَعْضُهُم بَعْضًا سُخْرِيًّا ۗ وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ ٣٢
Ehum yaksimûne rahmete rabbike nahnu kasemnâ beynehum me'îşetehum fil hayâtid dunyâ verafa'nâ ba'dahum fevka ba'dın deracâtil liyettahıze ba'duhum ba'dan suhriyyev verahmetu rabbike hayrum mimmâ yecme'ûn
32. Rabbının rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Onların o Dünya hayattaki maışetlerini aralarında biz taksim ettik ve bir kısmını diğerinin derecelerle üstüne çıkardık ki ba'zısı ba'zısını tutsun, çalıştırsın rabbının rahmeti ise onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır
وَلَوْلَآ أَن يَكُونَ ٱلنَّاسُ أُمَّةً وَٰحِدَةً لَّجَعَلْنَا لِمَن يَكْفُرُ بِٱلرَّحْمَـٰنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِّن فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ ٣٣
Velevlâ ey yekûnen nâsu ummetev vâhidetel lece'alnâ limey yekfuru bir rahmâni libuyûtihim sukufem min fiddativ veme'ârice aleyhâ yazherûn
33. Ve eğer insanlar hep (küfre sapacak) bir ümmet olacak olması idi biz o Rahman’a küfreden kimselerin her halde evlerine gümüşten tavanlar ve üzerlerinde çıkacakları asansörler,
وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَٰبًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِـُٔونَ ٣٤
Velibuyûtihim ebvâbev vesururan aleyhâ yetteki'ûn
34. Ve odalarına kapılar ve üzerlerine kurulacakları koltuklar kanepeler,
وَزُخْرُفًا ۚ وَإِن كُلُّ ذَٰلِكَ لَمَّا مَتَـٰعُ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا ۚ وَٱلْـَٔاخِرَةُ عِندَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ ٣٥
Vezuhrufev ve in kullu zâlike lemmâ metâ'ul hayâtid dunyâ vel âhıratu inde rabbike lilmuttakîn
35. Ve altın ziynetler yapardık ve doğrusu bütün bunlar Dünya hayatın geçici metaı, rabbının ındinde. Âhıret ise korunan müttefekîler içindir.
وَمَن يَعْشُ عَن ذِكْرِ ٱلرَّحْمَـٰنِ نُقَيِّضْ لَهُۥ شَيْطَـٰنًا فَهُوَ لَهُۥ قَرِينٌ ٣٦
Vemey ya'şu an zikrir rahmâni nukayyid lehû şeytânen fehuve lehû karîn
36. Ve her kim Rahmanın zikrinden teâmî ederse biz ona bir Şeytan sardırırız artık o ona arkadaştır
وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ ٱلسَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُم مُّهْتَدُونَ ٣٧
Ve innehum leyasuddûnehum anis sebîli veyahsebûne ennehum muhtedûn
37. Ve her halde onlar onları yoldan çıkarırlar, onlar ise onları doğru sanırlar
حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءَنَا قَالَ يَـٰلَيْتَ بَيْنِى وَبَيْنَكَ بُعْدَ ٱلْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ ٱلْقَرِينُ ٣٨
Hattâ izâ câ'enâ kâle yâleyte beynî vebeyneke bu'del meşrikayni febi'sel karîn
38. Nihayet bize geldiği vakıt ah, der: keşke benimle senin aranda iki maşrık bu'du olsa idi! sen ne kötü arkadaşmışın
وَلَن يَنفَعَكُمُ ٱلْيَوْمَ إِذ ظَّلَمْتُمْ أَنَّكُمْ فِى ٱلْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ ٣٩
Veley yenfe'akumul yevme iz zalemtum ennekum fil azâbi muşterikûn
39. Böyle demek bugün size hiç de faide vermez, çünkü zulmettiniz, hepiniz azâbda müştereksinizdir
أَفَأَنتَ تُسْمِعُ ٱلصُّمَّ أَوْ تَهْدِى ٱلْعُمْىَ وَمَن كَانَ فِى ضَلَـٰلٍ مُّبِينٍ ٤٠
Efe'ente tusmi'us summe ev tehdil umye vemen kâne fî dalâlim mubîn
40. O halde sen mi işittireceksin o sağırlara? Yâhud hidâyet edeceksin, o körlere ve açık bir dalâl içinde bulunanlara
فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُم مُّنتَقِمُونَ ٤١
Fe immâ nezhebenne bike fe innâ minhum muntakımûn
41. Şu halde şayed biz seni alır götürür isek elbette onlardan intikam alacağız
أَوْ نُرِيَنَّكَ ٱلَّذِى وَعَدْنَـٰهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِم مُّقْتَدِرُونَ ٤٢
Ev nuriyennekellezî ve adnâhum fe innâ aleyhim muktedirûn
42. Yâhud onlara yaptığımız vaîdi sana gösterirsek şübhe yok ki biz ona da muktediriz
فَٱسْتَمْسِكْ بِٱلَّذِىٓ أُوحِىَ إِلَيْكَ ۖ إِنَّكَ عَلَىٰ صِرَٰطٍ مُّسْتَقِيمٍ ٤٣
Festemsik billezî ûhiye ileyke inneke alâ sırâtım mustakîm
43. Sen hemen o sana vahyolunana tutun muhakkak ki sen doğru bir yol üzerindesin
وَإِنَّهُۥ لَذِكْرٌ لَّكَ وَلِقَوْمِكَ ۖ وَسَوْفَ تُسْـَٔلُونَ ٤٤
Ve innehû lezikrul leke velikavmike vesevfe tus'elûn
44. Ve muhakkak ki o, hem senin için, hem kavmin için bir şereftir ve ileride ondan mes'ul olacaksınız
وَسْـَٔلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رُّسُلِنَآ أَجَعَلْنَا مِن دُونِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ءَالِهَةً يُعْبَدُونَ ٤٥
Ves'el men erselnâ min kablike mir rusulinâ ece'alnâ min dûnir rahmâni âlihetey yu'bedûn
45. Senden evvel gönderdiklerimize sor Resullerimizden! biz Rahmandan başka ibadet olunacak ilâhlar yapmış mıyız?
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَىٰ بِـَٔايَـٰتِنَآ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ وَمَلَإِي۟هِۦ فَقَالَ إِنِّى رَسُولُ رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ ٤٦
Velakad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ ilâ fir'avne vemele'ihî fekâle innî rasûlu rabbil âlemîn
46. Celâlim hakkı için Musâyı âyetlerimizle Fir'avne ve cem'ıyyetine gönderdik, vardı haberiniz olsun, dedi: ben bütün âlemlerin rabbının Resulüyüm
فَلَمَّا جَآءَهُم بِـَٔايَـٰتِنَآ إِذَا هُم مِّنْهَا يَضْحَكُونَ ٤٧
Felemmâ câ'ehum bi âyâtinâ izâ hum minhâ yadhakûn
47. Vaktâ ki onlara böyle âyetlerimizle vardı, birdenbire onlar bunlara gülüverdiler
وَمَا نُرِيهِم مِّنْ ءَايَةٍ إِلَّا هِىَ أَكْبَرُ مِنْ أُخْتِهَا ۖ وَأَخَذْنَـٰهُم بِٱلْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ٤٨
Vemâ nurîhim min âyetin illâ hiye ekberu min uhtihâ ve ahaznâhum bil azâbi le'allehum yerci'ûn
48. Her ne âyet de gösteriyorsak onlara mutlak birbirinden büyüktü, tuttuk onları azâba da çektik ki rücu' edeler
وَقَالُوا۟ يَـٰٓأَيُّهَ ٱلسَّاحِرُ ٱدْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَ إِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ ٤٩
Vekâlû yâ eyyuhes sâhirud'u lenâ rabbeke bimâ ahide indeke innenâ lemuhtedûn
49. Bu halde diyorlardı ki: gel ey sâhir! bizim için rabbına bir duâ et, sende olan ahdi hürmetine, çünkü biz artık yola geleceğiz
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ ٱلْعَذَابَ إِذَا هُمْ يَنكُثُونَ ٥٠
Felemmâ keşefnâ anhumul azâbe izâ hum yenkusûn
50. Bunun üzerine kendilerinden azâbı açtığımız vakıt da derhal cayıverdiler
وَنَادَىٰ فِرْعَوْنُ فِى قَوْمِهِۦ قَالَ يَـٰقَوْمِ أَلَيْسَ لِى مُلْكُ مِصْرَ وَهَـٰذِهِ ٱلْأَنْهَـٰرُ تَجْرِى مِن تَحْتِىٓ ۖ أَفَلَا تُبْصِرُونَ ٥١
Venâdâ fir'avnu fî kavmihî kâle yâkavmi eleyse lî mulku misra vehâzihil enhâru tecrî min tahtî efelâ tubsırûn
51. Ve Fir'avn kavminin içinde şöyle bağırdı: ey kavmim! Mısır mülkü benim ve hep şu nehirler benim altımdan akıyor değil mi? Artık gözünüzü açsanıza
أَمْ أَنَا۠ خَيْرٌ مِّنْ هَـٰذَا ٱلَّذِى هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ ٥٢
Em ene hayrum min hâzellezî huve mehînuv velâ yekâdu yubîn
52. Yoksa ben şundan daha hayırlı değil miyim ki o hem hakîr hem de meramını anlatamıyor
فَلَوْلَآ أُلْقِىَ عَلَيْهِ أَسْوِرَةٌ مِّن ذَهَبٍ أَوْ جَآءَ مَعَهُ ٱلْمَلَـٰٓئِكَةُ مُقْتَرِنِينَ ٥٣
Felevlâ ulkıye aleyhi esviratum min zehebin ev câ'e me'ahul melâ'iketu mukterinîn
53. Eğer o dediği gibi ise üzerine altın bilezikler atılsa ya! Yâhud yanında Melâikeler dizilse gelse ya!
فَٱسْتَخَفَّ قَوْمَهُۥ فَأَطَاعُوهُ ۚ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَوْمًا فَـٰسِقِينَ ٥٤
Festahaffe kavmehû fe atâ'ûhu innehum kânû kavmen fâsikîn
54. Bu suretle kavmini istihfaf etti onlar da ona itaat eylediler, çünkü dînden çıkmış fâsık bir kavm idiler
فَلَمَّآ ءَاسَفُونَا ٱنتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَـٰهُمْ أَجْمَعِينَ ٥٥
Felemmâ âsefûnentakamnâ minhum fe ağraknâhum ecme'în
55. Böyle vaktâ ki bizi gadaba da'vet ettiler biz de kendilerinden intikam aldık hepsini birden gark ediverdik
فَجَعَلْنَـٰهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِّلْـَٔاخِرِينَ ٥٦
Fece'alnâhum selefev vemeselel lil'âhırîn
56. Gark ediverdik de onları sonrakiler için hem bir selef hem bir mesel kıldık
۞ وَلَمَّا ضُرِبَ ٱبْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ ٥٧
Velemmâ duribebnu meryeme meselen izâ kavmuke minhu yasıddûn
57. Ve vaktâ ki Meryemin oğlu bir mesel olarak ortaya atıldı derhal kavmin ondan çığrıştılar
وَقَالُوٓا۟ ءَأَـٰلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ ۚ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلَّا جَدَلًۢا ۚ بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ ٥٨
Vekâlû e'âlihetunâ hayrun em huve mâ darabûhu leke illâ cedelem bel hum kavmun hasımûn
58. Ya! dediler: bizim ilâhlarımız mı hayırlı? Yoksa o mu? Bunu sana sırf bir cidal olarak fırlattılar, doğrusu onlar çok husumetli bir kavimdirler
إِنْ هُوَ إِلَّا عَبْدٌ أَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَـٰهُ مَثَلًا لِّبَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ ٥٩
İn huve illâ abdun en'amnâ aleyhi vece'alnâhu meselel libenî isrâ'îl
59. Hayır o ilâh değil, halîs bir kuldur, biz ona in'am ettik ve kendisini Benî İsraîl için bir mesel yaptık
وَلَوْ نَشَآءُ لَجَعَلْنَا مِنكُم مَّلَـٰٓئِكَةً فِى ٱلْأَرْضِ يَخْلُفُونَ ٦٠
Velev neşâ'u lece'alnâ minkum melâ'iketen fil ardı yahlufûn
60. Ve dilersek sizlerden de Melâike yaparız Arzda halef olurlar
وَإِنَّهُۥ لَعِلْمٌ لِّلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَٱتَّبِعُونِ ۚ هَـٰذَا صِرَٰطٌ مُّسْتَقِيمٌ ٦١
Ve innehû le'ilmul lissâ'ati felâ temterunne bihâ vettebi'ûni hâzâ sırâtum mustakîm
61. Ve hakkıkat o, saat için bir ılimdir, onun için sakın o saatin geleceğinde şekk etmeyin de bana tabi' olun, işte bu yegâne doğru yoldur
وَلَا يَصُدَّنَّكُمُ ٱلشَّيْطَـٰنُ ۖ إِنَّهُۥ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ ٦٢
Velâ yasuddennekumuş şeytânu innehû lekum aduvvum mubîn
62. Ve sakın sizi Şeytan çelmesin, çünkü o size belli bir düşmandır
وَلَمَّا جَآءَ عِيسَىٰ بِٱلْبَيِّنَـٰتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُم بِٱلْحِكْمَةِ وَلِأُبَيِّنَ لَكُم بَعْضَ ٱلَّذِى تَخْتَلِفُونَ فِيهِ ۖ فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ٦٣
Velemmâ câ'e îsâ bil beyyinâti kâle kad ci'tukum bil hikmeti veli'ubeyyine lekum ba'dallezî tahtelifûne fîhi fettakullâhe ve atî'ûn
63. İsâ da o beyyinelerle geldiği vakıt şöyle dedi: ben size hikmet ile ve ihtilâf edip durduğunuz şeylerin ba'zısını size beyan edeyim diye geldim, onun için Allahdan korkun ve bana ıtaat edin,
إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ رَبِّى وَرَبُّكُمْ فَٱعْبُدُوهُ ۚ هَـٰذَا صِرَٰطٌ مُّسْتَقِيمٌ ٦٤
İnnallâhe huve rabbî verabbukum fe'budûhu hâzâ sırâtum mustakîm
64. haberiniz olsun Allah benim rabbım sizin de rabbınız ancak odur, onun için hep ona ıbadet edin, işte bu yegâne doğru yoldur
فَٱخْتَلَفَ ٱلْأَحْزَابُ مِنۢ بَيْنِهِمْ ۖ فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ مِنْ عَذَابِ يَوْمٍ أَلِيمٍ ٦٥
Fehtelefel ahzâbu mim beynihim feveylul lillezîne zalemû min azâbi yevmin elîm
65. Sonra o hizibler kendi aralarında ıhtilâf ettiler, onun için elîm bir günün azâbından vay o zulmedenlere
هَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا ٱلسَّاعَةَ أَن تَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ٦٦
Hel yenzurûne illes sâ'ate en te'tiyehum bağtetev vehum lâ yeş'urûn
66. Hep o saate, hiç farkında değillerken ansızın onun başlarına gelivermesine bakıyorlar
ٱلْأَخِلَّآءُ يَوْمَئِذٍۭ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلَّا ٱلْمُتَّقِينَ ٦٧
El ahıllâ'u yevme'izim ba'duhum liba'dın aduvvun illel muttakîn
67. Dostlar o gün birbirlerine düşmandırlar, müstesnâ ancak müttekîler
يَـٰعِبَادِ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمُ ٱلْيَوْمَ وَلَآ أَنتُمْ تَحْزَنُونَ ٦٨
Yâ ibâdi lâ havfun aleykumul yevme velâ entum tahzenûn
68. Ey benim kullarım! size hiç korku yoktur bu gün ve siz mahzun da olmıyacaksınız
ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ بِـَٔايَـٰتِنَا وَكَانُوا۟ مُسْلِمِينَ ٦٩
Ellezîne âmenû bi âyâtinâ vekânû muslimîn
69. Benim âyetlerime iyman edip de halîs müsliman olan kullarım
ٱدْخُلُوا۟ ٱلْجَنَّةَ أَنتُمْ وَأَزْوَٰجُكُمْ تُحْبَرُونَ ٧٠
Udhulul cennete entum ve ezvâcukum tuhberûn
70. Girin Cennete: siz ve zevceleriniz, sürurlar, neş'eler içinde
يُطَافُ عَلَيْهِم بِصِحَافٍ مِّن ذَهَبٍ وَأَكْوَابٍ ۖ وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ ٱلْأَنفُسُ وَتَلَذُّ ٱلْأَعْيُنُ ۖ وَأَنتُمْ فِيهَا خَـٰلِدُونَ ٧١
Yutâfu aleyhim bisıhâfim min zehebiv ve ekvâbiv vefîhâ mâ teştehîhil enfusu vetelezzul a'yunu ve entum fîhâ hâlidûn
71. Altından tepsiler ve küplerle üzerlerine dönülür dolaşır, nefislerin hoşlanacağı, gözlerin lezzet alacağı şeyler hep orada ve siz orada muhalledsiniz
وَتِلْكَ ٱلْجَنَّةُ ٱلَّتِىٓ أُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ٧٢
Vetilkel cennetulletî ûristumûhâ bimâ kuntum ta'melûn
72. Ve işte bu, sizin çalıştığınız ameller sebebiyle vâris kılındığınız Cennet
لَكُمْ فِيهَا فَـٰكِهَةٌ كَثِيرَةٌ مِّنْهَا تَأْكُلُونَ ٧٣
Lekum fîhâ fâkihetun kesîratum minhâ te'kulûn
73. Sizin için onda çok meyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz
إِنَّ ٱلْمُجْرِمِينَ فِى عَذَابِ جَهَنَّمَ خَـٰلِدُونَ ٧٤
İnnel mucrimîne fî azâbi cehenneme hâlidûn
74. Haberiniz olsun ki mücrimler Cehennem azâbında muhalleddirler
لَا يُفَتَّرُ عَنْهُمْ وَهُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ ٧٥
Lâ yufetteru anhum vehum fîhi mublisûn
75. Kendilerinden o azâb gevşetilmez ve onlar onun içinde her ümidi kesmişlerdir
وَمَا ظَلَمْنَـٰهُمْ وَلَـٰكِن كَانُوا۟ هُمُ ٱلظَّـٰلِمِينَ ٧٦
Vemâ zalemnâhum velâkin kânû humuz zâlimîn
76. Ve biz onlara zulmetmemişizdir ve lâkin kendileri zalim idiler
وَنَادَوْا۟ يَـٰمَـٰلِكُ لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَ ۖ قَالَ إِنَّكُم مَّـٰكِثُونَ ٧٧
Venâdev yâmâliku liyakdı aleynâ rabbuke kâle innekum mâkisûn
77. Ve şöyle çığrışmaktadırlar: ya mâlik! Rabbın işimizi bitiriversin, o demiştir ki: her halde siz duracaksınız
لَقَدْ جِئْنَـٰكُم بِٱلْحَقِّ وَلَـٰكِنَّ أَكْثَرَكُمْ لِلْحَقِّ كَـٰرِهُونَ ٧٨
Lekad ci'nâkum bil hakkı velâkinne ekserakum lilhakkı kârihûn
78. Celâlım hakkı için biz size hakkı gönderdik ve lâkin ekseriniz hakkı hoşlanmıyanlarsınız
أَمْ أَبْرَمُوٓا۟ أَمْرًا فَإِنَّا مُبْرِمُونَ ٧٩
Em ebramû emran fe innâ mubrimûn
79. İşi sıkı mı büktüler, fakat işte sıkı büken biziz
أَمْ يَحْسَبُونَ أَنَّا لَا نَسْمَعُ سِرَّهُمْ وَنَجْوَىٰهُم ۚ بَلَىٰ وَرُسُلُنَا لَدَيْهِمْ يَكْتُبُونَ ٨٠
Em yahsebûne ennâ lâ nesme'u sirrahum venecvâhum belâ verusulunâ ledeyhim yektubûn
80. Yoksa biz onların sirlerini ve fısıltılarını işitmeyiz mi sanıyorlar? Hayır işitiriz hem de yanlarında elçilerimiz vardır yazarlar
قُلْ إِن كَانَ لِلرَّحْمَـٰنِ وَلَدٌ فَأَنَا۠ أَوَّلُ ٱلْعَـٰبِدِينَ ٨١
Kul in kâne lirrahmâni veledun fe ene evvelul âbidîn
81. De ki: Rahmanın bir veledi olsa ben ona tapanların birincisi olurdum
سُبْحَـٰنَ رَبِّ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ رَبِّ ٱلْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ ٨٢
Subhâne rabbis semâvâti vel ardı rabbil arşi ammâ yasıfûn
82. Tenzih o sübhâna o Göklerin ve Yerin rabbı, rabbül'arşe onların vasıflarından
فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا۟ وَيَلْعَبُوا۟ حَتَّىٰ يُلَـٰقُوا۟ يَوْمَهُمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ ٨٣
Fezerhum yahûdû veyel'abû hattâ yulâkû yevmehumullezî yû'adûn
83. Şimdi bırak onları dalsınlar, oynıya dursunlar tâ va'dolundukları günlerine çatasıya kadar
وَهُوَ ٱلَّذِى فِى ٱلسَّمَآءِ إِلَـٰهٌ وَفِى ٱلْأَرْضِ إِلَـٰهٌ ۚ وَهُوَ ٱلْحَكِيمُ ٱلْعَلِيمُ ٨٤
Vehuvellezî fis semâ'i ilâhuv vefil ardı ilâhuv vehuvel hakîmul alîm
84. Hem o odur ki Gökte de ilâh Yerde de ilâhdır ve hakîm odur alîm o
وَتَبَارَكَ ٱلَّذِى لَهُۥ مُلْكُ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَعِندَهُۥ عِلْمُ ٱلسَّاعَةِ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٨٥
Vetebârakellezî lehû mulkus semâvâti vel ardı vemâ beynehumâ ve indehû ilmus sâ'ati ve ileyhi turce'ûn
85. Ve ne yücedir o ki Göklerin Yerin ve bütün aralarındakilerin mülkü onun, saate ılim de onun nezdindedir ve hep döndürülüp ona götürüleceksiniz
وَلَا يَمْلِكُ ٱلَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ ٱلشَّفَـٰعَةَ إِلَّا مَن شَهِدَ بِٱلْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ٨٦
Velâ yemlikullezîne yed'ûne min dûnihiş şefâ'ate illâ men şehide bil hakkı vehum ya'lemûn
86. Ondan başka yalvarıp durdukları şeyler şefaat de edemezler ancak bilerek hakka şehadet eden kimseler müstesnâ
وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ ٱللَّهُ ۖ فَأَنَّىٰ يُؤْفَكُونَ ٨٧
Vele'in se'eltehum men halakahum leyakûlunnallâhu fe ennâ yu'fekûn
87. Celâlım hakkı için sorsan onlara: kendilerini kim yarattı elbette Allah derler, o halde nasıl çevrilirler?
وَقِيلِهِۦ يَـٰرَبِّ إِنَّ هَـٰٓؤُلَآءِ قَوْمٌ لَّا يُؤْمِنُونَ ٨٨
Vekîlihî yârabbi inne hâ ulâ'i kavmul lâ yu'minûn
88. Onun ya rab! demesi hakkı için her halde onlar iymana gelmez bir kavımdırlar
فَٱصْفَحْ عَنْهُمْ وَقُلْ سَلَـٰمٌ ۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ٨٩
Fesfah anhum vekul selâmun fesevfe ya'lemûn
89. Şimdi sen onlardan sarfı nazar et de selâm: de, artık ileride bileceklerdir