Zâriyât Sûresi الذاريات
Zâriyât Sûresi Kur'an-ı Kerîm'in 51. sûresidir ve 60 âyettir; mushafta 26., 27. cüzdedir. Aşağıda her âyetin Arapçası, Latin harfleriyle Türkçe okunuşu ve Elmalılı Hamdi Yazır'ın meali yer alır. Sûreyi sesli de dinleyebilirsiniz.
🔊 Zâriyât Sûresi sesli dinle (9 dk 10 sn)
Okuyan: Aaqib Azeez · Kaynak: Wikimedia Commons · Lisans: CC0 1.0 (kamu malı). Kayıt sûrenin tamamıdır; âyet âyet işaretleme yoktur. Ses hakkında
Okunuş, Arapça metinden standart okunuş kurallarıyla hazırlanmış yardımcı bir yazımdır; Latin harfleri Arapça sesleri tam karşılamaz, doğru telaffuz için dinleyerek öğrenin. Nasıl hazırlandı?
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
Bismillâhir rahmânir rahîm
Rahmân, Rahîm Allahın ismiyle
وَٱلذَّٰرِيَـٰتِ ذَرْوًا ١
Vez zâriyâti zervâ
1. O tozdurup savuranlara
فَٱلْحَـٰمِلَـٰتِ وِقْرًا ٢
Fel hâmilâti vikrâ
2. Derken bir ağırlık taşıyanlara
فَٱلْجَـٰرِيَـٰتِ يُسْرًا ٣
Fel câriyâti yusrâ
3. Derken bir kolaylıkla akanlara
فَٱلْمُقَسِّمَـٰتِ أَمْرًا ٤
Fel mukassimâti emrâ
4. Derken bir emir taksim edenlere kasem olsun
إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ ٥
İnnemâ tû'adûne lesâdik
5. Ki muhakkak o size va'd olunan her halde doğrudur
وَإِنَّ ٱلدِّينَ لَوَٰقِعٌ ٦
Ve inned dîne levâkı'
6. Ve muhakkak ki ceza şübhesiz vakı'dir
وَٱلسَّمَآءِ ذَاتِ ٱلْحُبُكِ ٧
Ves semâ'i zâtil hubuk
7. O düzgün hâreli Semaya kasem ederim
إِنَّكُمْ لَفِى قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ ٨
İnnekum lefî kavlim muhtelif
8. Ki siz pek muhtelif bir kavl içinde bulunuyorsunuz
يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ ٩
Yu'feku anhu men ufik
9. Ondan çevirilen çevrilir
قُتِلَ ٱلْخَرَّٰصُونَ ١٠
Kutilel harrâsûn
10. O kahrolası yalancılar
ٱلَّذِينَ هُمْ فِى غَمْرَةٍ سَاهُونَ ١١
Ellezîne hum fî ğamratin sâhûn
11. O serhoşluk içinde yaptığını bilmezler
يَسْـَٔلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ ٱلدِّينِ ١٢
Yes'elûne eyyâne yevmud dîn
12. Soruyorlar: ne zaman o ceza günü? (yevmi dîn)
يَوْمَ هُمْ عَلَى ٱلنَّارِ يُفْتَنُونَ ١٣
Yevme hum alen nâri yuftenûn
13. Ateş üzerinde kıvranacakları gün
ذُوقُوا۟ فِتْنَتَكُمْ هَـٰذَا ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تَسْتَعْجِلُونَ ١٤
Zûkû fitnetekum hâzellezî kuntum bihî testa'cilûn
14. Dadın diye fitnenizi: bu, işte o sizin acele istediğiniz
إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّـٰتٍ وَعُيُونٍ ١٥
İnnel muttakîne fî cennâtiv ve uyûn
15. Şübhesiz ki müttekiler Cennetlerde pınar başlarındadır
ءَاخِذِينَ مَآ ءَاتَىٰهُمْ رَبُّهُمْ ۚ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَبْلَ ذَٰلِكَ مُحْسِنِينَ ١٦
Âhızîne mâ âtâhum rabbuhum innehum kânû kable zâlike muhsinîn
16. Alarak rablarının kendilerine verdiğini, çünkü onlar bundan evvel güzellik yapmayı âdet edinmişlerdi
كَانُوا۟ قَلِيلًا مِّنَ ٱلَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ ١٧
Kânû kalîlem minelleyli mâ yehce'ûn
17. Geceden pek az uyuyorlardı
وَبِٱلْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ ١٨
Vebil eshâri hum yestağfirûn
18. Ve saher vakıtları hep istiğfar ederlerdi
وَفِىٓ أَمْوَٰلِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّآئِلِ وَٱلْمَحْرُومِ ١٩
Vefî emvâlihim hakkul lissâ'ili vel mahrûm
19. Ve mallarında sâil ve mahrum için bir hak vardı
وَفِى ٱلْأَرْضِ ءَايَـٰتٌ لِّلْمُوقِنِينَ ٢٠
Vefil ardı âyâtul lilmûkınîn
20. Arzda da âyetler var iykan ehli için
وَفِىٓ أَنفُسِكُمْ ۚ أَفَلَا تُبْصِرُونَ ٢١
Vefî enfusikum efelâ tubsırûn
21. Nefislerinizde de, halâ görmiyecekmisiniz
وَفِى ٱلسَّمَآءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ ٢٢
Vefis semâ'i rizkukum vemâ tû'adûn
22. Semada da rızkınız ve o va'dolunduğunuz
فَوَرَبِّ ٱلسَّمَآءِ وَٱلْأَرْضِ إِنَّهُۥ لَحَقٌّ مِّثْلَ مَآ أَنَّكُمْ تَنطِقُونَ ٢٣
Feverabbis semâ'i vel ardı innehû lehakkum misle mâ ennekum tentıkûn
23. İşte o Göğün ve Yerin rabbına kasem ederim ki o şübhesiz haktır sizin nâtık olmanız gibi
هَلْ أَتَىٰكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَٰهِيمَ ٱلْمُكْرَمِينَ ٢٤
Hel etâke hadîsu dayfi ibrâhîmel mukramîn
24. Geldi mi sana İbrahimin ikram edilen müsafirlerinin kıssası?
إِذْ دَخَلُوا۟ عَلَيْهِ فَقَالُوا۟ سَلَـٰمًا ۖ قَالَ سَلَـٰمٌ قَوْمٌ مُّنكَرُونَ ٢٥
İz dahalû aleyhi fekâlû selâmen kâle selâmun kavmum munkerûn
25. O vakıt ki üzerine girdiler de «selâm» dediler. «Selâm, görülmedik bir kavım» dedi
فَرَاغَ إِلَىٰٓ أَهْلِهِۦ فَجَآءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ ٢٦
Ferâğa ilâ ehlihî fecâ'e bi'iclin semîn
26. Hemen bir bahâne ile ehline gitti, bir semiz dana getirdi de
فَقَرَّبَهُۥٓ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ ٢٧
Fekarrabehû ileyhim kâle elâ te'kulûn
27. Onu yakınlarına koydu, yemeğe buyurmaz mısınız? Dedi
فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً ۖ قَالُوا۟ لَا تَخَفْ ۖ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَـٰمٍ عَلِيمٍ ٢٨
Fe evcese minhum hîfeten kâlû lâ tahaf vebeşşerûhu biğulâmin alîm
28. O vakıt onlardan içine bir korku düştü Korkma dediler ve kendisine alîm bir oğlan tebşir ettiler
فَأَقْبَلَتِ ٱمْرَأَتُهُۥ فِى صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ ٢٩
Fe akbeletimra'etuhû fî sarratin fesakket vechehâ vekâlet acûzun akîm
29. Bunun üzerine hatunu bir çığlık içinde döndü de elini yüzene çarptı ve akîm bir kocakarı, dedi
قَالُوا۟ كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ ۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْحَكِيمُ ٱلْعَلِيمُ ٣٠
Kâlû kezâliki kâle rabbuki innehû huvel hakîmul alîm
30. Dediler: öyle Rabbın buyurdu, şübhesiz alîm o, hakîm o
۞ قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا ٱلْمُرْسَلُونَ ٣١
Kâle femâ hatbukum eyyuhel murselûn
31. İbrahim, o halde asıl me'muriyyetiniz nedir? ey mürselûn, dedi
قَالُوٓا۟ إِنَّآ أُرْسِلْنَآ إِلَىٰ قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ ٣٢
Kâlû innâ ursilnâ ilâ kavmim mucrimîn
32. Biz, de dediler: Mücrim bir kavme gönderildik
لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن طِينٍ ٣٣
Linursile aleyhim hicâratem min tîn
33. Üzerlerine çamurdan taşlar salmak için
مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ ٣٤
Musevvemeten inde rabbike lilmusrifîn
34. Rabbının nezdinde damgalanmışlar müsrifler için
فَأَخْرَجْنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ ٣٥
Fe ahracnâ men kâne fîhâ minel mu'minîn
35. Binnetîce orada bulunan mü'minleri çıkardık
فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِّنَ ٱلْمُسْلِمِينَ ٣٦
Femâ vecednâ fîhâ ğayra beytim minel muslimîn
36. Fakat bir haneden başka orada Müsliman da bulmadık
وَتَرَكْنَا فِيهَآ ءَايَةً لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ ٱلْعَذَابَ ٱلْأَلِيمَ ٣٧
Veteraknâ fîhâ âyetel lillezîne yahâfûnel azâbel elîm
37. Ve öyle elîm azabdan korkacaklar için orada bir âyet bıraktık
وَفِى مُوسَىٰٓ إِذْ أَرْسَلْنَـٰهُ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ بِسُلْطَـٰنٍ مُّبِينٍ ٣٨
Vefî mûsâ iz erselnâhu ilâ fir'avne bisultânim mubîn
38. Bir de Musada: ki onu bir sultanı mübîn ile Fir'avne gönderdikde
فَتَوَلَّىٰ بِرُكْنِهِۦ وَقَالَ سَـٰحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ ٣٩
Fetevellâ biruknihî vekâle sâhirun ev mecnûn
39. O bütün kuvvetiyle tersine gitti: sâhir veya mecnun, dedi
فَأَخَذْنَـٰهُ وَجُنُودَهُۥ فَنَبَذْنَـٰهُمْ فِى ٱلْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ ٤٠
Fe ahaznâhu vecunûdehû fenebeznâhum fil yemmi vehuve mulîm
40. Onun üzerine biz de tuttuk kendisini ve ordularını deryaya fırlatıverdik: namerdlik ederken o leîm
وَفِى عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ ٱلرِّيحَ ٱلْعَقِيمَ ٤١
Vefî âdin iz erselnâ aleyhimur rîhal akîm
41. Bir de Âd de: ki üzerlerine o köklerini kesen rüzgarı salıvermiştik
مَا تَذَرُ مِن شَىْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَٱلرَّمِيمِ ٤٢
Mâ tezeru min şey'in etet aleyhi illâ ce'alethu ker ramîm
42. Uğradığı bir şey'i bırakmıyor, mutlak onu çürütüp kül gibi ediyordu
وَفِى ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا۟ حَتَّىٰ حِينٍ ٤٣
Vefî semûde iz kîle lehum temette'û hattâ hîn
43. Bir de Semudda: ki onlara bir zamana kadar istifade edin denilmişti de
فَعَتَوْا۟ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّـٰعِقَةُ وَهُمْ يَنظُرُونَ ٤٤
Fe atev an emri rabbihim fe ahazethumus sâ'ikatu vehum yenzurûn
44. Rablarının emrinden azgınlık ettiler, bu yüzden o sâika kendilerini yakalayıverdi, bakınıp duruyorlardı
فَمَا ٱسْتَطَـٰعُوا۟ مِن قِيَامٍ وَمَا كَانُوا۟ مُنتَصِرِينَ ٤٥
Femestatâ'û min kıyâmiv vemâ kânû muntasırîn
45. O vaktı bir kalkınmaya da güç yetiremediler, bir yardım da görmediler
وَقَوْمَ نُوحٍ مِّن قَبْلُ ۖ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَوْمًا فَـٰسِقِينَ ٤٦
Vekavme nûhim min kablu innehum kânû kavmen fâsikîn
46. Daha evvel de Nûh kavmini, çünkü hep onlar yoldan çıkmış fâsık birer kavm idiler
وَٱلسَّمَآءَ بَنَيْنَـٰهَا بِأَيْي۟دٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ ٤٧
Ves semâ'e beneynâhâ bi eydiv ve innâ lemûsi'ûn
47. Bir de Semaya bakın biz onu kuvvetle bina ettik ve şübhe yok ki biz çok vüs'a malikiz
وَٱلْأَرْضَ فَرَشْنَـٰهَا فَنِعْمَ ٱلْمَـٰهِدُونَ ٤٨
Vel arda feraşnâhâ feni'mel mâhidûn
48. Arzı da döşedik, bakınız biz ne güzel döşeriz
وَمِن كُلِّ شَىْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ٤٩
Vemin kulli şey'in halaknâ zevceyni le'allekum tezekkerûn
49. Hem her şeyden iki çift yarattık ki düşünesiniz
فَفِرُّوٓا۟ إِلَى ٱللَّهِ ۖ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ ٥٠
Fefirrû ilellâhi innî lekum minhu nezîrum mubîn
50. O halde hemen Allaha kaçın, haberiniz olsun ki ben size ondan bir açık nezîrim
وَلَا تَجْعَلُوا۟ مَعَ ٱللَّهِ إِلَـٰهًا ءَاخَرَ ۖ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ ٥١
Velâ tec'alû me'allâhi ilâhen âhara innî lekum minhu nezîrum mubîn
51. Ve Allahla beraber başka bir Tanrı uydurmayın, haberiniz olsun ki ben size ondan bir açık nezîrim
كَذَٰلِكَ مَآ أَتَى ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُوا۟ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ ٥٢
Kezâlike mâ etellezîne min kablihim mir rasûlin illâ kâlû sâhirun ev mecnûn
52. Böyle, bunlardan evvelkiler bir Resul gelince behemehal ya sahir dediler ya mecnun
أَتَوَاصَوْا۟ بِهِۦ ۚ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ ٥٣
Etevâsav bihî bel hum kavmun tâğûn
53. Hep buna vasıyyetleştiler mi? Hayır hep onlar azgın kavımlar
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَآ أَنتَ بِمَلُومٍ ٥٤
Fetevelle anhum femâ ente bimelûm
54. Onun için onlardan yüz çevir, artık sen levm olunacak değilsin
وَذَكِّرْ فَإِنَّ ٱلذِّكْرَىٰ تَنفَعُ ٱلْمُؤْمِنِينَ ٥٥
Vezekkir fe innez zikrâ tenfe'ul mu'minîn
55. Onunla beraber va'z-u nasıhate devam et, çünkü va'z, mü'minlere fayda verir
وَمَا خَلَقْتُ ٱلْجِنَّ وَٱلْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ ٥٦
Vemâ halaktul cinne vel inse illâ liya'budûn
56. Ve ben, Cinn-ü İnsi ancak bana kulluk etsinler diye yarattım
مَآ أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ ٥٧
Mâ urîdu minhum mir rizkıv vemâ urîdu ey yut'imûn
57. Ben onlardan bir rızk istemiyorum, bana yemek yedirmelerini de istemiyorum
إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلْقُوَّةِ ٱلْمَتِينُ ٥٨
İnnallâhe huver razzâku zul kuvvetil metîn
58. Şübhe yok ki Allah, rezzak, kuvvet sahibi metîn o
فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ ذَنُوبًا مِّثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَـٰبِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ ٥٩
Fe inne lillezîne zalemû zenûbem misle zenûbi ashâbihim felâ yesta'cilûn
59. Onun için muhakkak ki o zulm edenlere arkadaşlarının payı gibi dolgun bir pay vardır, şimdi onu acele etmesinler
فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن يَوْمِهِمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ ٦٠
Feveylul lillezîne keferû miy yevmihimullezî yû'adûn
60. artık o va'dolundukları günlerinden vay o küfredenlere!...